• Loading...


    Loading...

    Login






    Register | Lost password?

    Register





    A password will be mailed to you.
    Log in | Lost password?

    Retrieve password





    A confirmation mail will be sent to your e-mail address.
    Log in | Register
  • Sayfalar
    Etiketler
    Kategoriler
    Kulağa küpe
    Hint Atasözü
    Dostunuzu sık sık ziyaret ediniz,çünkü üzerinde yürünmeyen yollar diken ve çalılarla kaplıdır.
    Hint Atasözü

    Archive for Nisan, 2009

    Yan yana…

    Perşembe, Nisan 30th, 2009


    Kolay yetişmeyen, yetişmesi uzun süren, sabır isteyen bir ağaç gibi.
    Zamanla kök saldıkça, zamana daha çok direnen, daha sağlamlaşan.

    Yağmur yağmadığında, darlık zamanında direnip hayatta kalmayı başaran.
    Rüzgarlar, fırtınalar estiğinde dallar kopsa da, yapraklar gitse de..
    Birileri o ağacın güzelliğine göz koyup kesmeye, dalını kırmaya çalışsa da.
    Gölgesinde serinlemek, soluklanmak yerine kapladığı toprağa gözünü dikse de,
    Daha da güçlensin diye mevsiminde budanmasına aldrımayıp dalların daha da güçlü çıkacağını bilerek yetiştirdiğin ağaçtır dostluk.
    Dostluk denenmez, sınanmaz. Zaten zaman içinde tüm o zorluklara rağmen ayakta kalmıştır.

    Özlüyorsan, gördüğünde mutluluk duyuyorsan,
    Gülümsediğinde, ağladığında yanında olduğunu biliyorsan
    Hata yapsan da, kapısında girebileceğini biliyorsan
    Elinden bir şey gelmese de sen gibi derdini dert ediniyorsa
    Seni kendine tercih ediyorsa dostluktur
    Yardım etmeyi “kullanılmak” olarak görmemektir.

    Herşeyeden önemlisi dostluğun en az iki kişi arasında olduğunu unutmamaktır..
    “Dostu dostun gülü incitir” olduğunu unutmamaktır.
    En çok alınacağın dostunun sana yaptığıdır. Ama en kolayı da onu affetmektir.

    Vicdanın sesi

    Perşembe, Nisan 16th, 2009

    Bir baba, bir bebek, bir bıçak.
    Bu üçü arasında bir resim hayal edin denseydi heralde hiçbir vicdan sahibi yukardaki resimdeki gibi bir araya getirmezdi bunları.
    Oysa küçücük bir çocuğun boynuna dayanan bıçak önce vicdanlarımızı kanatmalı.

    Şehri talan eden gecekondular gibi, yüreğimizi de işgal eden gecekondulaşmış duygularla yaşanıyor.
    Yıkılmak üzere açılan bir duvarın arkasındaki bu görüntüyü, belleklerimize kazıyan çarpıklıkla büyüyen bir şehirde yaşıyoruz.

    Zamanla konuşmak

    Salı, Nisan 14th, 2009


    Şapkacı yine Alice’e dönerek ”Bilmeceyi hala çözmediniz mi?” diye sordu.
    Alice ”Hayır, boşuna, çözemeyeceğim” dedi. ”Yanıtı nedir?”
    Şapkacı ”Benim de bildiğim yok” dedi.
    Mart Tavşanı ”Benim de” diye ekledi.
    Alice içini çekerek ”Zamanınızı böyle yanıtsız bilmeceler sorarak harcayacağınıza daha yararlı bir şey yapsanız” dedi.
    Şapkacı ”Sizin de zaman hakkında benim kadar bilginiz olsaydı, öyle onu harcamaktan filan söz etmezdiniz dedi.
    Alice ”Ne demek istiyorsunuz, anlamadım” dedi.
    Şapkacı, alay edercesine başını şöyle bir kaldırarak, ”Doğal olarak anlamazsınız” dedi. ”Hatta belki ömründe bir kez olsun zamanla konuşmamışsındır.”

    Alice sıkılganlıkla yanıtladı. ”Bilmem, belki de. Ama piyano çalışırken onu tutmaya bakarım.”
    Şapkacı ”Ya! İşte şimdi anlaşıldı” dedi. ”Tutulmaya hiç gelemez o! Oysa onunla iyi geçindin mi, saati hep senin keyfine göre işletir. Söz gelişi sabahleyin saat dokuzda, tam derslere başlama vakti, ona şöyle bir fısıldadın mı, gözünü açıp kapayana kadar fırt diye döner, bir de bakarsın saat 13.30 olmuş, tam yemek vakti!”
    (Mart Tavşanı kendi kendine alçak sesle ”Keşke olsa!” dedi.)
    Alice düşünceli düşünceli ”Sahi, ne güzel bir şey olurdu” dedi. ”İyi ama.. O zaman da acıkacak vakit bulamazdın.”
    Şapkacı ”Evet, önceleri öyle ama” dedi. ”Yelkovanla akrebi istediğin kadar 13.30′da tutabilirdin.”
    Alice ”Siz öyle mi yapıyorsunuz? diye sordu.
    Şapkacı tasalı tasalı başını salladı ”Nerde!” dedi. ”Geçen mart kavga ettik, bu daha delirmeden önce.” (Çay kaşığıyla Mart Tavşanı’nı gösterdi.)

    Zaman düşman mıdır? yoksa bizden yana bir dost mu?
    Ne zaman geçsin istesek geçmez, bitmesin dediğimiz şeylerde de ne kadar çabuk geçer.
    Zamanı başlayan ve biten süreçler içinde değerlendirdiğimiz için olsa gerek hep tükenen, azalan bir şey olarak düşünürüz.

    Bir kelebeğin ortalama ömrü ile insanınkini karşılaştırdığımızda, bir insan ne kadar çok kelebek ömrü sığdırır kendi ömrüne.
    Oysa bir kelebeğin doğumu ve ölümü ile, bir insanın doğum ve ölümü aynı şeydir aslında.
    ikisi de bir ömürdür.
    Fark nerededir?
    Kelebeğin zamanla konuşma şekli insanınkinden farklıdır sadece.

    Peki zaman hangisine dosttur? Kelebeğe mi insana mı?
    Aslında zamanla dost olmak için kelebek olmaya gerek yoktur.
    Konuşmayı denemelidir zamanla, çünkü zaman onunla nasıl konuşuyorsanız öyle geçer.

    En eski İstanbullu

    Cuma, Nisan 10th, 2009

    “Arkeolojik kazı yapılırken kepçelerin sokulmak istendiği Yenikapı Marmaray istasyonu inşaat alanında 8 bin 500 yıllık mezar bulundu. Bunun, bilinen en eski İstanbullu olduğu belirtildi.”
    Bir haber…

    İlk İstanbull’u olan insan nasıl biriydi?
    Ya da onun gözü ile o zamanki adı İstanbul bile olmayan bir yer nasıl bir yerdi?.
    Nüfusu ne kadardı acaba?
    Güneş nasıl doğar nasıl batardı o zamanın İstanbul’unda?
    Boğaz nasıl görünürdü?
    Henüz caddeye çevrilmemiş dereler nasıl dökülürdü boğaza?

    Rant tecavüzüne uğramamış bir İstanbul!

    Dünyanın en önemli tarihi keşiflerinden biri sessiz sedasız yapılırken,
    Sadece İstanbul’u değil, ruhumuzu da belleğimizi de rant tecavüzüne bırakıp duyarsızlaşırken ne kadar da önemli bizim için?

    Ve aklımda son bir soru;
    8500 yıl sonra bizi bulduklarında ne düşünecekler?

    Atom Kışı, Karbon Yazı arasında bir hayat

    Pazar, Nisan 5th, 2009

    Karikatür: Selçuk Erdem
    Atom Kışı, Karbon Yazı arasında bir hayat;
    Elinden tuttuğumuz çocuklarımıza övgüyle göstereceğimiz ne var diye düşündüğümde aklıma bir şey gelmiyor.
    Onlara eskilerin güzelliğini anlatırken, geleceği kendi ellerimizle hazırladığımızı kendimize itiraf edemiyoruz.
    Toprağın dostluğunu çoktan unutmuşuz. Gökyüzünün sonsuzluğu ise şehrin ışıklarına hapsolmuş.
    Geçmişe göre ilerde miyiz?
    Binlerce yıl, yüzyıllar, ya da on yıllar öncesine göre?
    Ne değişti? Duygularımız, isteklerimiz, arzularımız, hatalarımız?
    Bizi insan yapan iyi ya da kötü sahip olduğumuz herşeyi
    önümüze koyduğumuzda daha iyiye giden nelerimiz var?

     

    Daha kolay ulaşılabilir bir sürü hayatın nimetine rağmen,

    saf olana, doğal olana özlem niye?

    Bu kadar baş döndürücü hıza rağmen, bir nefes sakinliği

    aramak niye?

     

    Ya geleceğimiz, kim kazanacak?

    Gücünün deliliğini dünyaya atom kışı ile yaşatacak birileri mi çıkacak?

    Ya da dünyayı gözgöre göre öldürüp karbon yazına götüren birileri mi?

    Ya da umutlarımız mı kazanacak?

     

    Başkasının ölümü hep uzak gelmiştir bizlere.

    Ateş bize düşmedikçe yakmamıştır, yaksa da çabuk unutulmuştur acısı.

    Eriyen buzul parçası üstünde açlığa mahkum olan kutup ayısı ne kadar

    dayanmıştır? Yağmur ormanları ne tarafa düşer? Hani şu dünyanın akciğerleri olan.

    Ya da kanı çekilmiş aç Afrikalı’nın resimlerine bakan ruhu çekilmiş şehir insanı ne kadar pay çıkartıyordur kendine?

     

    Sorma zamanı gelmedi mi?