• Loading...


    Loading...

    Login






    Register | Lost password?

    Register





    A password will be mailed to you.
    Log in | Lost password?

    Retrieve password





    A confirmation mail will be sent to your e-mail address.
    Log in | Register
  • Sayfalar
    Etiketler
    Kategoriler
    Kulağa küpe
    Plato
    Akıllı adamlar söyleyecek sözleri olduğu için, aptallar illa konuşmak zorunda oldukları için konuşurlar.
    Plato

    Archive for the ‘Kategorilenmemiş’ Category

    Yıldızlar

    Pazartesi, Haziran 15th, 2009


    Yıldızlar kadar çok düşlerim olsun isterim
    Kimisi bana yol göstersin
    Kimisi göz kırpsın
    Kimisi de kaysın gerçek olsun

    Şehrin hapsinden kurtulduğunda insan, gökyüzünü farkediyor.
    Sonra da yıldızları.
    İnsana kainatta ne kadar da küçücük olduğunu hatırlatan o uçsuz bucaksız karanlık ve özgürlüğün tadına vardıran yıldızlar.
    İki duyguyu aynı anda yaşıyorsunuz.

    Zamanın ötesinden kopup gelen ışıkları ile gözkırparken yıldızlar, ruhunuzu bu zamana bağlayan bedenden kopuyor.
    Düşünceleriniz de o binlerce, milyonlarca yıllık yolu kateder gibi dolaşıyor gözleriniz yıldızları tek tek dolaştıkça.
    Kainatla ortak zamanı konuşmaya başlıyorsunuz. Kimisi binlerce yıl, kimisi milyonlarca yıl öncesinden gelen ışıklarla tanışıyorsunuz.

    Gözleriniz bakmaktan yorulsa da doyamıyorsunuz seyretmeye, sizinde parçası olduğunuz o kainatı.

    Niyet etmek ya da niyet etmenin gücü.

    Çarşamba, Mayıs 27th, 2009


    Bir rivayet;
    Adaletiyle meşhur Nüş-ı Revan-ı Âdil; atına binip arazide dolaşırken, sıcaktan hararet basmış ve boğazı kurumuş. Su ihtiyacını giderecek ve kendisine ferahlık verecek bir şeyler yeme, içme ihtiyacı duymuş. Etrafına bakınırken, bir nar bahçesi görmüş.

    Atını o yana doğru sürüp, bahçede çalışan delikanlıya selam vererek; “Bana bir nar ikram eder misin?” diye sormuş. Delikanlı; “Hayhay, memnuniyetle” cevabını vermiş. Biraz sonra, elinde güzel bir narla Kıral’ın yanına gelmiş. Kıral, narı ortadan ikiye bölüp, bir yarısını yemeye başlamış. Bir yandan da; “Oh! Ne güzel nar!” diye mırıldanmış. Derken, gözü nar bahçesine doğru kaymış. Farkında olmadan; önce ağaçları, sonra dalları, daha sonra narları saymış. Arkasından, takdir duygularına haset kaygıları karışmış. İçinden; “Keşke bu nar bahçesi benim olsaydı. Acaba sahibi kimdir ve nasıl elde edilir?” diye düşünmeye başlamış. Bu sırada, narın bir yarısı bitmiş, sıra öteki yarısına gelmiş. Fakat, anlaşılmaz bir biçimde, tadı değişmiş ve alabildiğine kötüleşmiş. Kıral, hayretler içinde; “Evlat, bu ne iştir? Narın bir yarısı çok güzeldi, öteki yarısı bozuk çıktı” demiş. Delikanlı, bilgece bir gülümseyişle; “Efendim, Kıral’ın niyeti değişince, narın tadı da değişti” cevabını vermiş.

    Niyet, hedefe ilk adımdır. İyi ya da kötü ama hedefi gözüne kestirmektir.
    Ruh ve bedenen gücünü toplayıp odaklanmaktır. Ama niyetin gücü sadece başlangıç ile sınırlı değildir.
    Sonuca ulaşma sürecinde ihtiyaç duyacağımız her türlü enerji ve motivasyonun temel hazırlığı ve sürekliliği için gereklidir.

    Ve hayata dair tadın kaynağıdır niyet.
    Neye niyet etmişseniz onunla ödüllendirilirsiniz.
    İyi ya da kötü…

    Yan yana…

    Perşembe, Nisan 30th, 2009


    Kolay yetişmeyen, yetişmesi uzun süren, sabır isteyen bir ağaç gibi.
    Zamanla kök saldıkça, zamana daha çok direnen, daha sağlamlaşan.

    Yağmur yağmadığında, darlık zamanında direnip hayatta kalmayı başaran.
    Rüzgarlar, fırtınalar estiğinde dallar kopsa da, yapraklar gitse de..
    Birileri o ağacın güzelliğine göz koyup kesmeye, dalını kırmaya çalışsa da.
    Gölgesinde serinlemek, soluklanmak yerine kapladığı toprağa gözünü dikse de,
    Daha da güçlensin diye mevsiminde budanmasına aldrımayıp dalların daha da güçlü çıkacağını bilerek yetiştirdiğin ağaçtır dostluk.
    Dostluk denenmez, sınanmaz. Zaten zaman içinde tüm o zorluklara rağmen ayakta kalmıştır.

    Özlüyorsan, gördüğünde mutluluk duyuyorsan,
    Gülümsediğinde, ağladığında yanında olduğunu biliyorsan
    Hata yapsan da, kapısında girebileceğini biliyorsan
    Elinden bir şey gelmese de sen gibi derdini dert ediniyorsa
    Seni kendine tercih ediyorsa dostluktur
    Yardım etmeyi “kullanılmak” olarak görmemektir.

    Herşeyeden önemlisi dostluğun en az iki kişi arasında olduğunu unutmamaktır..
    “Dostu dostun gülü incitir” olduğunu unutmamaktır.
    En çok alınacağın dostunun sana yaptığıdır. Ama en kolayı da onu affetmektir.

    Vicdanın sesi

    Perşembe, Nisan 16th, 2009

    Bir baba, bir bebek, bir bıçak.
    Bu üçü arasında bir resim hayal edin denseydi heralde hiçbir vicdan sahibi yukardaki resimdeki gibi bir araya getirmezdi bunları.
    Oysa küçücük bir çocuğun boynuna dayanan bıçak önce vicdanlarımızı kanatmalı.

    Şehri talan eden gecekondular gibi, yüreğimizi de işgal eden gecekondulaşmış duygularla yaşanıyor.
    Yıkılmak üzere açılan bir duvarın arkasındaki bu görüntüyü, belleklerimize kazıyan çarpıklıkla büyüyen bir şehirde yaşıyoruz.

    Zamanla konuşmak

    Salı, Nisan 14th, 2009


    Şapkacı yine Alice’e dönerek ”Bilmeceyi hala çözmediniz mi?” diye sordu.
    Alice ”Hayır, boşuna, çözemeyeceğim” dedi. ”Yanıtı nedir?”
    Şapkacı ”Benim de bildiğim yok” dedi.
    Mart Tavşanı ”Benim de” diye ekledi.
    Alice içini çekerek ”Zamanınızı böyle yanıtsız bilmeceler sorarak harcayacağınıza daha yararlı bir şey yapsanız” dedi.
    Şapkacı ”Sizin de zaman hakkında benim kadar bilginiz olsaydı, öyle onu harcamaktan filan söz etmezdiniz dedi.
    Alice ”Ne demek istiyorsunuz, anlamadım” dedi.
    Şapkacı, alay edercesine başını şöyle bir kaldırarak, ”Doğal olarak anlamazsınız” dedi. ”Hatta belki ömründe bir kez olsun zamanla konuşmamışsındır.”

    Alice sıkılganlıkla yanıtladı. ”Bilmem, belki de. Ama piyano çalışırken onu tutmaya bakarım.”
    Şapkacı ”Ya! İşte şimdi anlaşıldı” dedi. ”Tutulmaya hiç gelemez o! Oysa onunla iyi geçindin mi, saati hep senin keyfine göre işletir. Söz gelişi sabahleyin saat dokuzda, tam derslere başlama vakti, ona şöyle bir fısıldadın mı, gözünü açıp kapayana kadar fırt diye döner, bir de bakarsın saat 13.30 olmuş, tam yemek vakti!”
    (Mart Tavşanı kendi kendine alçak sesle ”Keşke olsa!” dedi.)
    Alice düşünceli düşünceli ”Sahi, ne güzel bir şey olurdu” dedi. ”İyi ama.. O zaman da acıkacak vakit bulamazdın.”
    Şapkacı ”Evet, önceleri öyle ama” dedi. ”Yelkovanla akrebi istediğin kadar 13.30′da tutabilirdin.”
    Alice ”Siz öyle mi yapıyorsunuz? diye sordu.
    Şapkacı tasalı tasalı başını salladı ”Nerde!” dedi. ”Geçen mart kavga ettik, bu daha delirmeden önce.” (Çay kaşığıyla Mart Tavşanı’nı gösterdi.)

    Zaman düşman mıdır? yoksa bizden yana bir dost mu?
    Ne zaman geçsin istesek geçmez, bitmesin dediğimiz şeylerde de ne kadar çabuk geçer.
    Zamanı başlayan ve biten süreçler içinde değerlendirdiğimiz için olsa gerek hep tükenen, azalan bir şey olarak düşünürüz.

    Bir kelebeğin ortalama ömrü ile insanınkini karşılaştırdığımızda, bir insan ne kadar çok kelebek ömrü sığdırır kendi ömrüne.
    Oysa bir kelebeğin doğumu ve ölümü ile, bir insanın doğum ve ölümü aynı şeydir aslında.
    ikisi de bir ömürdür.
    Fark nerededir?
    Kelebeğin zamanla konuşma şekli insanınkinden farklıdır sadece.

    Peki zaman hangisine dosttur? Kelebeğe mi insana mı?
    Aslında zamanla dost olmak için kelebek olmaya gerek yoktur.
    Konuşmayı denemelidir zamanla, çünkü zaman onunla nasıl konuşuyorsanız öyle geçer.

    En eski İstanbullu

    Cuma, Nisan 10th, 2009

    “Arkeolojik kazı yapılırken kepçelerin sokulmak istendiği Yenikapı Marmaray istasyonu inşaat alanında 8 bin 500 yıllık mezar bulundu. Bunun, bilinen en eski İstanbullu olduğu belirtildi.”
    Bir haber…

    İlk İstanbull’u olan insan nasıl biriydi?
    Ya da onun gözü ile o zamanki adı İstanbul bile olmayan bir yer nasıl bir yerdi?.
    Nüfusu ne kadardı acaba?
    Güneş nasıl doğar nasıl batardı o zamanın İstanbul’unda?
    Boğaz nasıl görünürdü?
    Henüz caddeye çevrilmemiş dereler nasıl dökülürdü boğaza?

    Rant tecavüzüne uğramamış bir İstanbul!

    Dünyanın en önemli tarihi keşiflerinden biri sessiz sedasız yapılırken,
    Sadece İstanbul’u değil, ruhumuzu da belleğimizi de rant tecavüzüne bırakıp duyarsızlaşırken ne kadar da önemli bizim için?

    Ve aklımda son bir soru;
    8500 yıl sonra bizi bulduklarında ne düşünecekler?

    Atom Kışı, Karbon Yazı arasında bir hayat

    Pazar, Nisan 5th, 2009

    Karikatür: Selçuk Erdem
    Atom Kışı, Karbon Yazı arasında bir hayat;
    Elinden tuttuğumuz çocuklarımıza övgüyle göstereceğimiz ne var diye düşündüğümde aklıma bir şey gelmiyor.
    Onlara eskilerin güzelliğini anlatırken, geleceği kendi ellerimizle hazırladığımızı kendimize itiraf edemiyoruz.
    Toprağın dostluğunu çoktan unutmuşuz. Gökyüzünün sonsuzluğu ise şehrin ışıklarına hapsolmuş.
    Geçmişe göre ilerde miyiz?
    Binlerce yıl, yüzyıllar, ya da on yıllar öncesine göre?
    Ne değişti? Duygularımız, isteklerimiz, arzularımız, hatalarımız?
    Bizi insan yapan iyi ya da kötü sahip olduğumuz herşeyi
    önümüze koyduğumuzda daha iyiye giden nelerimiz var?

     

    Daha kolay ulaşılabilir bir sürü hayatın nimetine rağmen,

    saf olana, doğal olana özlem niye?

    Bu kadar baş döndürücü hıza rağmen, bir nefes sakinliği

    aramak niye?

     

    Ya geleceğimiz, kim kazanacak?

    Gücünün deliliğini dünyaya atom kışı ile yaşatacak birileri mi çıkacak?

    Ya da dünyayı gözgöre göre öldürüp karbon yazına götüren birileri mi?

    Ya da umutlarımız mı kazanacak?

     

    Başkasının ölümü hep uzak gelmiştir bizlere.

    Ateş bize düşmedikçe yakmamıştır, yaksa da çabuk unutulmuştur acısı.

    Eriyen buzul parçası üstünde açlığa mahkum olan kutup ayısı ne kadar

    dayanmıştır? Yağmur ormanları ne tarafa düşer? Hani şu dünyanın akciğerleri olan.

    Ya da kanı çekilmiş aç Afrikalı’nın resimlerine bakan ruhu çekilmiş şehir insanı ne kadar pay çıkartıyordur kendine?

     

    Sorma zamanı gelmedi mi?

    Bakmak, Görmek, Görememek.

    Salı, Mart 31st, 2009


    Bu videoyu izlediğimde düşündüğüm şuydu. “Hayret nasıl da kaçmış gözümden”
    Şimdi ise şunu düşünüyorum, olup biten herşeyin farkında olmak gerekli midir?
    Bizim sorunlarımıza, ya da sorunlarımıza cevap olacak olanı farketmek yeterli midir?

    Ya da sorulanın dışına çıkıp sorulmayını da farketmek ne kadar gereklidir.

    Sizce hangisi? Soruya cevap bulmak mı? Herşeyin farkında olmak mı?

    Hayata dair herkesin özeti aynıdır.

    Salı, Mart 31st, 2009

    Bir öykü vardır;
    Bir zamanlar doğuda çok akıllı ve bilgili bir hükümdar varmış.
    Bu hükümdar, yeryüzünde yaşayan insanlara ilişkin her şeyi bilmek istiyormuş.
    Vezirlerini yanına çağırmış ve:
    -Bana dünyadaki tüm ulusların tarihini yazın, geçmişte ve şimdi nasıl
    yasadıklarını, hangi savaşlara katıldıklarını ve çeşitli ülkelerde gelişmiş iş ve
    sanat kollarını anlatın!” diye buyurmuş.
    Ve onlara beş yıl süre tanımış.
    Vezirler önünde saygıyla eğilmişler.
    Sonra krallıktaki akıllı adamların en akıllılarını bir araya toplamışlar ve
    hükümdarlarının dileğini iletmişler.
    Beş yıl sonra vezirler sarayda tekrar toplanmışlar.
    -Büyük hükümdarım, dileğiniz yerine getirildi! Dışarıya bakarsanız
    isteğinizin karşılandığını görürsünüz… demişler.
    Hükümdar hayretle gözlerini açmış. Sarayın önünde sonu ufukta kaybolan bir
    deve kervanı duruyormuş. Her devenin sırtında iki dev heybe ve her heybenin
    içinde de, marokenle güzelce kaplanmış on büyük cilt varmış.
    -Bu nedir? diye sormuş hükümdar.
    -Bu dünya tarihidir, diye yanıtlamış vezirler.

    -Buyruğunuz üstüne bilge kişiler beş yıl durmadan çalıştılar!

    -Benimle alay mı ediyorsunuz? diye kükremiş kral.

    -Ömrüm bunların onda birini bile okumaya yetmez! Söyleyin kısa bir tarih yazsınlar. Ama tüm önemli olayları içersin.

    Ve onlara bir yıl daha süre vermiş.

    Bir yıl geçmiş ve yine kervan sarayın önünde durmuş. Bu kez yalnızca on deve boyundaymış

    ve her devenin sırtında iki heybe, bunların içinde de on cilt kitap varmış.

    Kral çok öfkelenmiş.

    -Bugüne kadar tüm ulusların yaşadığı yalnızca en önemli olayları

    yazmalarını söyleyin onlara. Ne kadar süre isterler?

    Akıllı adamların en akıllısı öne çıkmış ve:

    -Yarın efendim. İsteğinize yarın kavuşacaksınız, demiş.

    -Yarın? diye yinelemiş hükümdar şaşkınlıkla.

    -Çok iyi. Ama beni aldatıyorsanız başınızı yitireceksiniz!

    .Sonunda mavi gökyüzünde güneş yükselmiş, uyku çiçekleri tüm

    büyüleyicilikleriyle açmışlar ve hükümdar bilge kişiyi yanına çağırtmış.

    Yaşlı bilge elinde ufacık bir tahta kutuyla içeri girmiş.

    -Ey ulu hükümdarım, tüm insanlık tarihinde yaşanmış en önemli olayları

    burada bulacaksınız, demiş kısık bir sesle.

    Kral kutuyu açmış. Kadife bir yastık üstünde küçük bir parça parşömen

    duruyormuş. Ve orada tek bir cümle yazılıymış:

    “Doğdular, yaşadılar ve öldüler.”

    Öykü aslında hayata dair herkesin özetinin aynı olduğunu söyler.

    Farklılık göstermeksizin.

    Doğum ve ölümde eşitlenir insanlar. İstisnasızdır.

    Birbirimizden tek farkımız, öldüğümüzde “farkındalıkla” yaşadıklarımızdır.

    Farkındalık denilen şey!

    Cumartesi, Şubat 21st, 2009

    FARKINDALIK:
    Gerek Nasreddin hoca bilgeliğinde, gerekse uzak doğu Zen öğretilerinde en önemli yaklaşım hayata ve olaylara seyirci kalmaktan çok katılmaktır. Yaşanan fakat sözle anlatılamayan varlığı anlamak mümkün müdür? Çünkü anlamak için kavramlara gereksinim vardır ve kavramlar da sözlerle aktarılır. Gerçek anlamda anlamak katılımla olur. Gözlem yaparak da anlarız fakat o analitik (ayırımcı) anlama şeklidir. Yani, dialektik (ikilemli) mantık kullanılarak anlama metodudur. Bu tür anlama insanı yüceltmez. Onun benliğinde değişiklik yapmaz.
    Oysa ki, “katılımcı-anlama” metodunda kavramlar kesin çizgilerle ayrılmış değillerdir. Her kavram bütünün bir parçasıdır ve karşıtı ile iç-içe geçmiş durumdadır. Katılımcı anlamanın metodu sentetiktir (bütüncüldür), mantığı da hem-hem mantığıdır. Sentetik anlama metodu tamamen öznel olup her şahsın kendi kapasitesi ve yeteneği oranında olur (Bakınız Farkında olmak başlıklı yazım). Herkesin katılabilme ve olayları yorumlama kapasitesi farklıdır. Bu bakımdan herkesin anlama düzeyi de farklı olmaktadır. Tam olarak anlayabilmek için 3 farklı düzeyde gelişmiş olmak gerekir.
    1. Birinci düzey bilgi düzeyidir. Anlayabilmek için öncelikle bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi dıştan elde edilir ve gözleme dayanır. Okulda öğrendiklerimiz, ailemizin bize öğrettikleri ve genel olarak hayatta okuyup veya dinleyip öğrendiklerimiz gözlemleyerek elde ettiğimiz bilgi sınıfına girer. Bilginin getirdiği anlayış akıl ve dialektik mantık yardımıyla olur.
    2. İkinci düzey sezgi düzeyidir. Bu düzeyde anlayış içten gelir ve katılımcı olmayı gerektirir. Sezgisel anlayışta hisler ve duygular büyük rol oynar. Bu tür anlayış için akıl ve mantık gerekli değildir. Hatta hiç mantığa gerek yoktur. İnsan sezgisel olarak bir anlayışa varır ama bu sezgileri sözle ifade etmek mümkündür.

    3. Üçüncü anlayış düzeyi farkındalık sayesinde oluşur. Bu tür anlayış ani ve kapsayıcı olur. Yani dıştan gelmez. Sezgi gibi içten gelir fakat sözle ifade edilemez. Sözler bu anlayışı aktarmakta yetersiz kalır. Çünkü bu anlayışta nesne değil özne önem kazanmaktadır. Öznenin ise düşünmeye gereksinimi yoktur. Fakat düşüncesiz bir farkındalık da sadece etki-tepki mekanizmasını çalıştırmaktan ileri gidemez.

    Birinci tür anlayış sahibi insanlara sürekli her yerde rastlıyoruz. Örneğin, tıp doktoru bize bir tedavi metodu önerdiği vakit bilgisine dayanır ve daha önce benzer haller gözlemlediği için bize de uygun bir tedavi olacağını düşünür. Onun anlayışı bilgi düzeyindedir.

    İkinci tür anlayış sahibi insanlara örnek olarak fal bakan insanları verebiliriz. Onlar sezgisel olarak size birtakım olayları veya durumları aktarırlar. Geçmişten ve çoğunlukla gelecekten söz ederler. Çünkü gelecek henüz gelmemiştir. Bu bakımdan sezgilerinin doğru olup olmadığını da anında tesbit etmek mümkün değildir. Sadece sezgi ile gelen anlayış da yeterli olamaz.

    Asıl ileri düzeyde anlayış üçüncü tür olup ilk iki anlayışı içerdiği gibi fazladan farkındalığı da kapsar. Bu durumda hem bilgi hem de sezgi vardır. Fazladan da olayı anında kavrayıp gerekli çareyi veya tedbiri almak da vardır. O anda katılımcı olarak gerekli davranış tarzını uygulayan kimse hem etki-tepki mekanizmasını çalıştırmış olur hem de anında etki-tepki mekanizmasının dışına çıkmayı bilir. Olaya çok hızlı tepki verişi etki-tepki mekanizması içinde olduğu intibaını verir. Oysa ki anında o oyunu terk etmesini de çok iyi bilir. İşte ileri düzeyde farkındalık budur. Yani, olayın akışına kendini kaptırmamak ve olayın gerisinde yatan nedeni anında görüp, oyunu terk etmek. Buna “bağlantısız olmak” da diyebiliriz.

    Bilge kişilerin en önemli özellikleri bağlantısız olmaları ve olaylara üstten, tarafsız olarak bakabilmeleridir. Tarafsız olmak, tümüyle liberal olmak demek değildir. Tarafsız kişinin görüşü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” değildir. Tarafsız kişi “taraftar” değildir. Yani, bir konuya veya bir görüşe fanatik olarak bağlı değildir ve hiçbir ideolojinin savunucusu da değildir. O sadece bütünün hayrını düşünür ve bütünün hayrına olanların aynı zamanda kendi hayrına da olacaklarını bilir.

    Kaynak: Wikipedia.com